EGO 7

Bir Zen üstadı sokak boyunca yürürken başına böyle bir şey gelmiş. Bir adam koşarak gelmiş ve sert bir şekilde ona vurmuş. Üstat yere düşmüş. Ayağa kalkmış ve önceden yürüdüğü yönde, geriye bile dönüp bakmadan tekrar yürümeye başlamış.
Yanında bir öğrencisi varmış. Şoka uğramış. Bu adam da kim? Bu nedir? Böyle birileri yaşıyorken, herhangi birisi gelip sizi öldürebilir. Ve siz adamın kim olduğunu, bunu neden yaptığını merak edip dönüp bakmadınız bile” demiş.
Üstat da, “Bu onun sorunu, benim değil” demiş.

Sen aydınlanmış birisiyle çatışabilirsin ama bu senin sorunundur, onun değil. Ve bu çatışmada incinirsen o da senin kendi sorunundur.
O seni incitemez. Bu bir duvarı yumruklamak gibidir – canın yanacaktır ama duvar değildir seni inciten. Ego sürekli problem peşinde koşar. Neden? Çünkü kimse sana ilgi göstermezse, ego acıkmış hisseder.
O ilgi ile yaşar.

Dolayısıyla, birisi sana kızgın ve seninle kavga ediyorsa, bu bile iyidir çünkü en azından ilgisi üzerindedir. Eğer birisi severse, iyidir. Eğer kimse seni sevmiyorsa, o zaman kızgınlık bile iyi olacaktır. En azında ilgi üzerinde olacaktır. Fakat kimse sana hiç bir ilgi göstermezse, kimse senin önemli birisi olduğunu düşünmezse, o zaman egonu nasıl
besleyeceksin?
Diğerlerinin ilgisine ihtiyaç vardır.
Milyonlarca şekilde insanların ilgisini çekersin; belli bir tarzda giyinirsin, güzel görünmeye çalışırsın, çok kibar olursun, roller edinirsin, değişirsin. Ne tür koşulların geçerli olduğunu sezinlediğinde, hemen insanların sana ilgi göstereceği yönde değişiverirsin.

Bu çok derinden bir dilenciliktir.

Gerçek bir dilenci ilgi arayan ve talep eden kişidir. Ve gerçek imparator da kendi içinde yaşayandır; onun kendi merkezi vardır, başka kimseye bağımlı değildir.

DÜŞÜNDÜREN YAZILAR kategorisine gönderildi | Yorum yapın

EGO 6

Ego birey değildir. Ego toplumsal bir olgudur – o toplumdur, sen değilsin. Fakat o sana toplumda bir işlev verir, toplumda bir yer verir. Ve eğer sen onunla yetinmeye devam edersen, kendi benliğini bulma fırsatını temelden yitirmiş olursun.

İşte bu yüzden son derece mutsuzsun.
Plastik bir hayatla nasıl mutlu olabilirsin ki?
Sahte bir yaşamla nasıl zevkli, huzurlu ve mutluluk içerisinde olabilirsin? İşte o zaman da ego birçok can sıkıntısı yaratır, milyonlarcasını.

Sen onu göremezsin çünkü o senin kendi karanlığın. Ona göre ayarlandın. Tüm mutsuzlukların ego aracılığıyla hayatına girdiğini fark ettin mi?
O seni mutlu kılmaz; sadece mutsuz yapar.

Ego cehennemdir. Acı çektiğin zaman izleyip analiz etmeye çalış ve göreceksin ki, bir yerlerde neden egodur. Ve ego acı çekmek için sebepler bulmaya devam eder.

Sen de herkes gibi bir egoistsin. Bazıları yüzeydedir, çok belirgindir ve onlar çok ta zor değildir. Bazılarıysa çok derinlerde ve zor fark edilirler ve onlardır esas problem. Bu ego sürekli olarak başkalarıyla çatışma halinde belirir çünkü her ego kendinden hiç emin değildir. Öyle olmak ta zorundadır – çünkü  sahtedir. Elinde hiç bir şey olmadığı halde var
olduğunu düşünüyorsan, sorun çıkacaktır.

Biri çıkar da “Sende hiç bir şey yok” derse, kavga başlar, çünkü sen de bir şey olmadığını hissediyorsun. Diğerleri gerçeği fark etmeni sağlar.
Ego sahtedir, o hiç bir şeydir. Bunu sen de biliyorsun. Bunu nasıl olur da bilemezsin? Mümkün değil! Bilinçli bir varlık -nasıl olur da bu egonun sahte bir şey olduğunu bilemez? Ve birileri diyor ki, hiç bir şey yok – ve birileri hiç bir şey yok dediğinde gerçeği söylerler onlar; darbe yersin – ve hiç bir şey doğrular kadar çarpıcı olamaz.
Savunmak zorundasın çünkü savunmasızsan, savunmaya çekilmezsen, o zaman nereye gideceksin?
Kayıplara karışacaksın. Kimliğin dağılacak. Dolayısıyla savunacak ve savaşacaksın – çatışma budur işte.

Kendi benliğini bulmuş bir insan hiç bir zaman çatışmaz. Birileri onunla çatışmaya gelse de, o kimseyle çatışma halinde değildir.

OSHO

DÜŞÜNDÜREN YAZILAR kategorisine gönderildi | Yorum yapın

EGO 5

Bu senin ruhun, benliğindir.

Bir kez ona yakınlaştığında, her şey değişir, her şey yerine oturur. Fakat bu yerleştirme toplum tarafından yapılmaz. Artık her şey bir kaos değil kozmosa dönüşür; yeni bir düzen ortaya çıkar. Fakat bu artık toplumun düzeni değildir – o tam olarak varoluşun kendi düzenidir.

O, Buda’nın Dhamma, Lao Tzu’nun Tao, Heraclitus’un Logos dediği şeydir. İnsan yapımı değildir. O TAM OLARAK varoluşun kendi düzenidir. O zaman aniden her şey tekrar güzelleşir ve ilk olarak gerçekten güzeldir çünkü insan yapısı şeyler güzel olamazlar.

Yapabileceğin en iyi şey onların çirkinliklerini gizlemektir hepsi bu. Onları süsleyebilirsin ama hiçbir zaman güzel olamazlar. Aradaki fark aynen gerçek bir çiçekle plastik ya da kâğıt çiçekler arasındaki gibidir. Ego plastik bir çiçektir – ölüdür. O çiçek gibi gözükür, çiçek
değildir. Onu bir çiçek olarak adlandıramazsın. Hatta onu çiçek olarak adlandırmak dilbilimi açısından da yanlıştır çünkü çiçek, açan şeydir. Ve bu plastik şey sadece bir nesnedir, çiçek açmanın kendisi değil. O ölüdür. İçinde yaşam yoktur.

İçinde çiçek açan bir merkeze sahipsin. Bu yüzden Hindular onu bir lotus çiçeği olarak adlandırırlar – o çiçek açmanın kendisidir. Bin yapraklı lotus çiçeği derler ona. Bin tane demek sınırsız yaprak demektir. Ve çiçek açmaya devam eder, hiçbir zaman durmaz ve hiçbir zaman ölmez.

Ama sen plastik bir egoyla yetiniyorsun.

Neden yetiniyor olduğunun sebepleri var. Ölü bir şeyde çok uygun şeyler vardır. Bir tanesi, ölü bir şeyin hiç ölmeyeceğidir. Ölemez – hiç yaşamadı ki! Dolayısıyla plastik çiçeklere sahip olabilirsin; bir yönden iyidirler. Kalıcıdırlar; ölümsüz değil, süreklidirler.

Bahçenin dışındaki gerçek çiçek ölümsüzdür ama kalıcı değildir. Ve ölümsüz olanın kendisine özgü ölümsüz olma yolu vardır. Ölümsüz olmanın yolu tekrar tekrar doğup ölmektir. Ölüm yoluyla kendisini tazeler, gençleştirir.

Bize göre çiçek ölmüş gibi görünür – hiç ölmez .Sadece bedenleri değiştirir, böylece her dem tazedir. Eski bedeni bırakıp yenisine girer. Başka bir yerde açar; açmaya devam eder. Yalnız, biz bu sürekliliği göremeyiz çünkü o görünmezdir. Biz yalnızca bir çiçeği, başka bir tanesini görürüz, hiç bir zaman sürekliliği görmeyiz.

Dün açan çiçekle aynı çiçektir o.
Aynı güneştir ama ayrı bir elbisede.

Egonun belli bir niteliği vardır – o canlı değildir. O plastikten yapılma bir şeydir. Ve onu elde etmek çok kolaydır çünkü onu birileri verir. Senin aramana gerek yoktur, arayışla bir ilgin yoktur. Bilinmeyenin peşinde bir arayan haline gelmezsen, bir birey olamamışsın demektir bu. Sadece kalabalığın bir bileşenisindir. Sadece bir kütlesin.

Gerçek bir merkeze sahip değilken nasıl bir birey olursun?

DÜŞÜNDÜREN YAZILAR kategorisine gönderildi | Yorum yapın

EGO 4

Başkaları sana fikri verdi.
Bu fikir egodur.
Onu mümkün olduğunca derinden anlamaya çalış çünkü ondan kurtulmak durumundasın. Ve ondan kurtulamazsan hiçbir zaman öz benliğine ulaşamazsın. Çünkü sen merkeze bağımlı haldesin, hareket edemezsin ve öz benliğine bakamazsın.

Ve, egonun parçalanacağı, kim olduğunu bilmeyeceğin, nereye gidiyor olduğunu bilemeyeceğin, tüm sınırların eriyip gittiği geçici bir zaman dilimi, bir aralık olacağını anımsa.
En basitinden aklın karışacak, bir kaos olacak. Bu kaos nedeniyle egonu kaybetmekten korkarsın. Fakat bu böyle olmak zorundadır. Kişi kendi gerçek merkezine varmadan önce bu kaosun içerisinden geçmek zorundadır.
Ve şayet cesursan, bu dönem kısa olacaktır. Eğer korkarsan ve tekrar egonun kucağına
düşersen, yeniden onu ayarlamaya başlarsan, işte o zaman çok çok uzun sürebilir; birçok hayat ziyan edilebilir.

Şöyle bir öykü duymuştum: Küçük bir çocuk büyükannesini ziyaret etmekteymiş. Sadece dört yaşındaymış çocuk. Geceleyin büyükannesi onu uyuturken çocuk aniden bağırmaya ve ağlamaya başlamış ve “Eve gitmek istiyorum. Karanlıktan korkuyorum” demiş. Fakat büyükanne de, “Çok iyi biliyorum ki, evde de karanlıkta uyuyorsun; hiç bir zaman ışığının
yandığını görmedim. Öyleyse burada neden korkuyorsun?” diye sormuş. Çocuk, “Evet, bu doğru – ama o “BENİM” karanlığımdı demiş. Bu tamamıyla bilinmeyen bir karanlık.

Karanlık ile birlikte bile, “Bu BENİM” diye hissediyorsun. Dışarıdayken bilinmeyen bir karanlıktır. Egoyla birlikte ise “Bu BENİM” diye hissediyorsun.

Sorunlu olabilir, belki de birçok can sıkıntısı yaratır ama hala o benim. Tutunacağın, yapışacağın, ayaklarının altında olan bir şey; boşlukta, vakumda değilsin. Berbat bir durumdasın ama en azından VARSIN.
Kötü hissetmek bile sana ‘ben varım’ hissi verir. Ondan uzaklaşınca korku her yanı sarar; bilinmeyen karanlıktan ve kaostan korkmaya başlarsın – çünkü toplum senden bir parçayı silmeyi başarmıştır.

Aynen ormana gitmek gibidir bu. Biraz temizlik yaparsın, zemini biraz temizlersin; çit örer, küçük bir kulübe yaparsın; küçük bir bahçe yaparsın, çim bir alan ve iyisindir. Çitinin ötesi ormandır, vahşidir. Burada (alanında) her şey yolundadır, her şeyi planladın. Nasıl
olduğu böyledir işte.

Toplum senin bilincinde bir miktar temizlik yapmıştır. Küçük bir kısmını tamamen silmiştir, çitle çevirmiştir. Orada her şey yolundadır. İşte tüm üniversitelerinin yaptığı da budur. Bütün kültürün ve şartlandırmanın temeli kendini evinde hissettirecek bir kısmı temizlemektedir.

Ve sen o zaman korkarsın.
Çitin ötesinde tehlike vardır.
Çitin ötesindeki de, çitin içindeki gibi sensin – ve bilinçli zihnin sadece bir bölümüdür, tüm varlığının onda biridir. Onda dokuz karanlıkta bekliyor. Ve bu onda dokuzun içinde senin gerçek merkezin saklıdır.

Korkusuz, cesur olmak zorundasın.
Bilinmeyene adım atmalısın.
Bir süre tüm sınırlar kaybolacaktır.
Bir süre başın dönecek.
Bir an için deprem olmuşçasına çok korkacak ve sarsılacaksın. Ama eğer cesur olur, geri çekilmezsen sürekli bir şekilde egonun kucağına düşmezsen, birçok hayatların boyunca taşımakta olduğun gizli bir merkezin vardır orada.

 

OSHO

DÜŞÜNDÜREN YAZILAR kategorisine gönderildi | Yorum yapın

EGO 3

Çocuğun bir merkeze ihtiyacı vardır ve çocuk kendi merkezinin tamamıyla farkında değildir. Toplum ona bir merkez verir ve çocuk ta azar azar toplumun kendisine verdiği egonun kendi merkezi olduğunaikna olur.

Bir çocuk eve döner – şayet sınıfta birinci olduysa tüm aile mutludur. Onu kucaklayıp öper, omuzuna alır dans edersin ve ‘Ne güzel bir çocuk! Sen bizim için gurur kaynağısın’ dersin. Ona ayırt edilmesi güç bir ego verirsin. Eğer çocuk eve utanç içinde, başarısız becerememiş, sınıfta kalmış olarak gelirse ya da alt sıralarda kalmışsa – o zaman kimse onu takdir etmez ve o da kendisini dışlanmış hisseder. Bir dahaki sefere daha sıkı
çalışacaktır çocuk çünkü merkezi sarsıntı hisseder.

Ego her zaman sarsıntıdadır, her zaman beslenmenin peşindedir, yani birisinin takdir etmesi gerekir. Bu nedenledir ki sürekli ilgi talep edersin.

Kim olduğun hakkında başkalarından fikir alırsın. Bu doğrudan bir deneyim değildir.

Senin kim olduğun hakkında edindiğin fikirler başkalarından gelir. Onlar senin merkezini biçimlendirir. Bu merkez sahtedir çünkü sen kendine ait gerçek merkezini taşımaktasın. O kimsenin karışamayacağı bir şeydir. Kimse ona şekil veremez.

Sen onunla beraber gelirsin.

Sen onunla doğarsın.

Bu demektir ki, senin iki merkezin vardır.
Birisi varoluşun sana vermiş olduğu, senin beraber geldiğin merkezdir. Bu gerçek öz benliğindir. Ve diğeri, toplum tarafından yaratılmış olan merkez ise egodur. O sahte bir şeydir – ve çok büyük bir kandırmacadır. Ego aracılığıyla toplum seni kontrol etmektedir. Sen belli bir şekilde davranmak zorundasın çünkü sadece o zaman toplum seni takdir eder. Belli bir tarzda yürümek, belli bir şekilde kahkaha atmak; belli bir tarzı, ahlakı, formülü takip etmek zorundasın. Ancak o zaman toplum seni takdir eder ve etmezse de egon sarsılır.
Ve egon sarsıldığında, kim olduğunu, nerede olduğunu bilmezsin.

OSHO

DÜŞÜNDÜREN YAZILAR kategorisine gönderildi | Yorum yapın

EGO 2

Ego bir ihtiyaçtır; o toplumsal bir ihtiyaç, toplumsal bir yan üründür. Toplum senin çevrendeki her şeydir – sen değil ama etrafındaki tüm şeylerdir. Her şeyden seni çıkarttığındaki şeydir toplum. Ve herkes yansıtır. Okula gidersin ve öğretmen senin kim olduğunu yansıtacaktır.
Diğer çocuklarla arkadaşlıkların olacak ve onlar senin kim olduğunu
yansıtacaklar. Adım adım herkes senin egona Bir şeyler katar ve herkes egonu
topluma problem oluşturmayacak hale getirmeye çalışır.

Onların derdi sen değilsin. Onlar toplumla ilgilenmektedirler.

Toplum kendisini düşünür ve bu böyle de olmalıdır.

Onların önemsediği şey senin ‘kendini bilen’ insan haline gelmen değildir. Onlar için önemli olan senin toplum denen mekanizmanın yararlı bir parçası olmandır. Resmi bozmamalısın. Dolayısıyla da sana toplumla uyumlu bir ego verirler. Sana ahlak öğretirler. Ahlak, sana topluma uyacağın bir ego vermek anlamına gelir. Eğer sen ahlaklı değilsen, şurada ya da burada uyumsuz olursun. Bu sebeple suçluları hapishanelere koyarız – hayır,
yanlış bir şey yaptıkları için ya da onları hapse atmakla onların iyileşeceği için falan değil! Sadece onlar uyumsuzdur. Onlar sorun üretirler. Onların sahip oldukları türden egoları toplum onaylamaz. Şayet toplum onaylarsa her şey iyidir.

Bir adam birisini öldürür: o bir katildir.

Ve aynı adam savaş zamanında binlercesini öldürür: o muhteşem bir kahraman haline gelir. Toplum cinayetten rahatsız olmaz ama cinayetin toplum için işlenmesi gerektiği zaman sorun kalmaz.

Toplum ahlakı önemsemez.

Ahlak yalnızca senin topluma uyman demektir.

Toplum savaştayken ahlak değişir.

Barış dönemindeyken toplumun başka ahlakı vardır.
Ahlak toplumsal bir politikadır. Diplomatiktir. Tüm çocukların toplumla uyumlu halde yetiştirilmesi şarttır ve her şey bu kadar basittir. Çünkü toplumun ilgilendiği tek şey yararlı üyelerdir. Toplum senin kendini bilmen gerekliliğiyle ilgili değildir.

Toplum bir ego yaratır çünkü ego istenilen yönde kullanılabilir ve kontrol altında tutulabilir. Kişinin öz benliğiyse hiçbir zaman kontrol edilip kullanılamaz. Toplumun bir insanın öz benliğini kontrol altında tuttuğu duyulmuş bir şey değildir.

OSHO

DÜŞÜNDÜREN YAZILAR kategorisine gönderildi | Yorum yapın

EGO 1

Bir çocuk doğar. Doğduğunda kendisi hakkında hiçbir bilinci, bilgisi yoktur. Ve bir çocuk
doğduğunda ilk olarak farkına vardığı şey kendisi değil diğeridir. Bu doğaldır
çünkü gözler dışa doğru açıktır, eller diğerlerine dokunur, kulaklar
başkalarını duyar, damak yiyecekleri tadar ve burun dışarıyı koklar. Tüm bu
duyular dışa doğru açıktır. Doğmanın anlamı da budur. Doğumun anlamı bu dünyaya
gelmektir, dışarının dünyasına. Dolayısıyla da bir çocuk doğduğunda, bu
dünyanın içine doğar. Gözlerini açar ve diğerlerini görür. Diğer sen demeksin.
Çocuk ilk önce annesinin farkına varır. Daha sonra da yavaş yavaş kendi
bedeninin farkına varmaya başlar. Bu da aslında diğerdir ve de bu dünyaya
aittir. Acıkır ve bedenini hisseder; ihtiyacını giderdiğinde de bedenini unutur.

Bir çocuk şöyle yetişir: Önce senin, ötekinin farkına varır ve sonraysa seninle, ötekiyle kıyaslayarak yavaş yavaş kendisinin farkına varır.

Bu farkındalık yansıtılmış bir farkındalıktır. O kendisinin kim olduğunun bilincinde değildir. O yalnızca annenin ve de onun kendisi hakkında ne düşündüğünün farkındadır. Eğer annesi ona gülümserse, onu takdir ederse, ‘Sen çok güzelsin’ derse, onu kucaklayıp öperse çocuk kendisi hakkında iyi şeyler hisseder.

İşte şimdi bir ego doğmuştur.

Takdir, sevgi, ilgi aracılığıyla iyi olduğunu,değerli olduğunu ve bir önemi olduğunu hisseder. Bir merkez doğar.

Yalnız bu merkez yansıtılmış bir merkezdir. Onun gerçek varlığı değildir. Kendisinin kim olduğunu bilmez; yalnızca başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü bilir. Ve bu bir egodur; yansıma… Başkalarının ne düşündüğüdür. Şayet herkes onun bir işe yaramaz olduğunu düşünürse kimse onu takdir etmez, ona gülümsemezse… Böyle bir durumda da bir ego doğar:
Hastalıklı bir ego; üzgün, reddedilmiş, kendisini değersiz ve diğerlerinden aşağıda hissederken incinmiş.

Bu da bir egodur. Bu da bir yansımadır.

Önce anne; ve anne başlangıçta tüm dünya  demektir. Sonradan anneye başkaları katılır ve dünya büyümeye başlar. Ve bu  dünya büyüdükçe de ego daha karmaşıklaşır çünkü birçok başka insanın daha  görüşleri yansır.

Ego biriktirilmiş bir olgudur, başkalarıyla  yaşıyor olmanın bir yan ürünüdür. Eğer bir çocuk tamamıyla yalnız yaşarsa,  hiçbir zaman ego geliştirmeyecektir. Ama bunun bir yararı olmaz. Bir hayvan  gibi kalacaktır. Hayır, böyle bir şey onun gerçek kendi benliğini bileceği anlamına  gelmez.

Ego bir zorunluluktur çünkü gerçek olan ancak  sahtesi aracılığıyla anlaşılır. Kişi onun içerisinden geçip gitmelidir. Bu bir  öğretidir. Gerçek yalnızca yanılsama sayesinde anlaşılır. Gerçek olanı doğrudan  bilemezsin. Öncelikle gerçek olmayanın ne olduğunu bilmek zorundasın. Önce  gerçek olmayanı tanımak zorundasın. Bu tanışıklık vasıtasıyla gerçeğin ne  olduğunu bilmek için yeterli hale gelirsin. Şayet sen sahteyi sahte olarak
bilirsen, gerçek üzerine gün gibi doğar.

 

OSHO

DÜŞÜNDÜREN YAZILAR kategorisine gönderildi | Yorum yapın

ÇEKİRDEK DÜŞLER

Düşüncelerimin sessizliğinde, tüm iç dünyamı algılıyorum, küçük ve önemsiz bir tohumcuk gibi ve aynı zamanda türlü türlü olanağa gebe.

İç organlarımda, muhteşem bir ağacın tohum filizini görüyorum, gelişmekte olan benim yaşam ağacım.

Her tohum kendi minicikliğinde barındırır sonradan dönüşeceği ağacın ruhunu.

Her tohum bilir nasıl ağaca dönüşeceğini, bereketli topraklarda onu besleyen öz suları emerek, dallarını ve yapraklarını genişleterek,

Çiçek ve meyve dolarak, vermek için, sahip olduklarını verebilmek için. Her tohum bilir nasıl ağaca dönüşeceğini. Ve tıpkı gizli düşler kadar çoktur tohumlar. İçimizde tomurcuklanmayı bekler, sayısız düş, kök salmak, ışığa varmak, tıpkı tohumlar gibi, ağaca dönüşmeye ölmek için… Gururlu ve muhteşem ağaçlar, bizlere, iç sesinizi duyun der, olanca sağlamlıklarıyla dinleyin, tohum düşlerinizin bilgeliğini. Onlar, düşler yolu gösterir size, her türlü simge ve işaretlerle, her eylemde, her anda, nesnelerin ve insanların arasında, acılarda ve hazda, zaferlerde ve başarısızlıklarda. Uyurken ya da uyanıkken görülen düştür öğreten, kendimizi görmeyi kendimizi dinlemeyi, kendimizin farkına varmayı. Rotayı çizen kaçak ve ürkek içe doğuşlardır bazen, bazen de şimşeklerin kör edici parlaklığı.

Ve böylece büyür gelişir, evriliriz…

Ve bir gün geçip giderken, hayat adını verdiğimiz bu ebedi şimdiden, düşlerimizin tohumları, ağaçlara dönüşür, dev kanatların göğü yarıp geçmesi gibi yararak dallarını, tek bir parçada birleştirir geçmişimizi ve geleceğimizi. Korkacak bir şey yok… Onlara eşlik eden bir tür iç bilgeliktir… Çünkü her tohum nasıl ağaç olacağını bilir.

(DÜŞÜNDÜRÜCÜ HİKÂYELER-JORGE BUCAY)

DÜŞÜNDÜREN YAZILAR kategorisine gönderildi | Yorum yapın

HAROSET

“Purim Purim lano, Pesah en la mano”. Eski bir sefarat şarkısının nakaratı..Purim Purim burada, Pesah kapımızda..

Şimdi “Heços de Pesah” Pesah işleri yapmanın zamanı..Uyanıp, gülleri, limon çiçeklerini, sümbülleri koklamanın zamanı..Saatleri değiştirme zamanı.. Temizlik zamanı..Vee Pesah tariflerinin zamanı.

Haroset, Mısır’da Yahudi kölelerin  yaptığı tuğla harcını sembolize eder.Pesah bayramında Hamursuz’un üzerine sürülen haroset, çocukluğumun lezzetleri arasında. Ve tuğla harcı gibi, birleştirici, bütünleyici bir şeyi çağırıştırır bana.

Sonsuz tuğla sayısı kadar sonsuz haroset tarifi mevcut..İşte size bir tanesi.

3 fincan hurma (ufak doğranmış)

1 fincan kuru kayısı (ufak doğranmış)

1 fincan kuru üzüm

3/4 fincan ceviz (ufalanmış)

2 fincan kırmızı şarap

2 büyük yeşil elma (soyulmuş ve küçük doğranmış)

Bütün malzemeyi, kısık ateşte, elmalar yumuşayıp, şarap suyunu çekinceye ve kuru meyveler dağılıncaya kadar pişirin.

Ateşten aldıktan sonra soğumaya bırakın ve bir püre makinesinden geçirerek püre haline getirin.

Cam kavanozda 2 hafta saklanabilir.

SEFARAD MUTFAĞI kategorisine gönderildi | 1 Yorum

ZERDEÇAL

Bilimselliği çok araştırılmış bir halk ilacı…

Bir halk ilacı ve baharat olarak bildiğimiz zerdeçal aslında birçok hastalığın önlenmesinde ve hatta tedavisinde önemli roller oynar. Güney Asyalıların çok tükettiği zerdeçal ile ilgili binlerce araştırma yapılmıştır. Fakat ucuz olması nedeni ile ilaç sanayinin gözdeleri arasında değildir.

Zerdeçal nedir? 

Zerdeçal (zerdeçöp , zerdeçal , safran kökü, sarıboya, zerdeçav, hint safranı,)  polifenolik bir bileşiktir. 

Zerdeçal sarı çiçekli, büyük yapraklı ve rizomlu çok yıllık otsu bir bitkidir. Başta Pakistan, Hindistan, Çin ve Bangladeş olmak üzere Asya’nın tropik bölgelerde yetişir. Bitkinin toprak altındaki ana rizomları yumurta veya armut seklindedir. Yan rizomları ise parmak şeklindedir. Rizomların üst yüzü sarımsı, iç yüzü ise sarı renklidir. Acımsı bir tadı vardır. 

Piyasada parmak şeklinde (rizom) ve toz şeklinde bulunur. İçinde onlarca madde bulunur. Fakat aktif maddesi kurkumindir. Zerdeçal tozunun yaklaşık 1:30- 1:100 kadarı curcumindir. 1 silme tatlı kaşığı zerdeçal 3 gramdır; ortalama 30-90 mg curcumin içerir. 

200 mg/gün’lük dozlarda (yaklaşık 2-4 silme tatlı kaşığı toz) zerdeçalın antienflamatuvar, antikanserojen ve antiaterojenik olduğu gösterilmiştir. Bilinen bir yan etkisi yoktur. 

Zerdeçal ipek kumaşlar ve ince derilerin boyanmasında ve kına yakmada da renklendirici olarak kullanılmaktadır.  

Çeşitli hastalıklarda zerdeçal 

Anti oksidan

Zerdeçal en etkin ve en yaygın kullanılan antioksidanlardan biridir(

Enflamasyon

Yapılan araştırmalar zerdeçalın lökotirien, prostaglandin, tumor nekroze edici faktör ve interlökin-12 gibi iltihap oluşturan kimyasal maddelerin ortaya çıkışını geciktirip hafiflettiğini göstermiştir. 

Solunum yolu enfeksiyonları

Zerdeçal antienflamatuar ve antioksidan etkileri ile solunum yolu enfeksiyonlarınada (üst solunum yolu enfeksiyonu, astım, bronşit, sinüzit) yaygın olarak kullanılan bir halk ilacıdır. 

Kanser

Zerdeçalın aktif maddesi curcumin hem kanserin korunmasını sağlar hem de bazı kanserlerde tedavi edici olarak kullanılmıştır Tümör hücrelerinin üremesini engeller ve toksik yan ürünlerini azaltır.  

Alzheimer

Zerdeçal antioksidan ve antienflamatuar etkileri ile Alzheimer hastalığına gidişi engellemektedir. Zerdeçalın beta-amiloid plaklarının gelişimini yavaşlattığı da gösterilmiştir . 

Diğer hastalıklar

Zerdeçalın başta mültipl skleroz , katarakt oluşumu , karaciğer hasarı , enfarktüs ve felç  olmak üzere çeşitli hastalıklar üzerine olumlu etkileri olduğuna ilişkin çok sayıda çalışma vardır.

 

 Prof. Dr. Ahmet Aydın

BESLENME VE SAĞLIK kategorisine gönderildi | Yorum yapın